Seyahat etmeyi bir lüks değil, ihtiyaç olarak görüyorum. Seyahat etmenin benim mesleğime büyük katkıları olduğunu düşünüyorum. Çünkü mesleğim bana, her zaman gördüklerimden daha fazla bir dünya olduğunu öğretti. Bu yüzden her yeni kültürle tanıştığımda gözümün önünden bir perde daha aralandığını düşünüyorum.
Her yaş grubuyla çalışınca hem yetişkinleri hem çocukları gözlemleme fırsatım oluyor. Fırsattan da öte ister istemez beynim böyle çalışmaya başladı. Belki bir mimar yada tarihçi olsaydım seyahat ettiğim ülkelerde dikkatimi başka şeyler çekecekti. Ancak şimdi, insanların birbirleriyle nasıl iletişim kurdukları, konuşurken birbirlerinin gözlerine bakıp bakmadıkları, nasıl gülümsedikleri, sorunları nasıl çözdükleri gibi detaylara takılıyorum.
En çok da “Nasıl çocuk yetiştiriyorlar” sorusu aklıma takılıyor. Öyle ya, bir toplumun en küçük yapı taşı aile. Her insan başka insanlar tarafından yetiştiriliyor ve toplumu şekillendiriyor. Farklı ülkelerde elbette annelerin tutumları da farklılık gösteriyor, ancak babaların tutumları arasında daha büyük bir fark olduğunu gözlemliyorum. Çünkü kadına biçilen rollerin başında, aşağı yukarı tüm kültürlerde “annelik” geliyor. Böyle olunca da kadınlar çocuklarına benzer tutumlar sergileyebiliyorlar. Ancak erkeğe biçilen roller kültüre göre biraz daha farklılık gösterebiliyor. Cinsiyet rollerinde elbette ekonomik ve politik dengelerin rol oynadığını söylemeden geçemeyeceğim. Sonuç olarak bütün dengeler aile dinamiklerinde vücut buluyor.
Fransa ve diğer Avrupa Ülkeleri’nde babaların çocuklarına daha koruyucu davrandıklarını gözlemliyorum. Öyle ki örneğin bir çocuk parkta oynarken düşerse anneden önce baba müdahale ediyor. Yada restaurantlarda bebeklere yemek yediren birçok baba görebilirsiniz. Bunun sebepleri çeşitli olabilir. Anlayabilmem için daha fazla zaman geçirmem ve araştırma yapmam gerekir. Yine de bazı tahminlerim var.
Avrupa ülkelerinde kadın ve erkeğin çalışma koşulları aynı. Dolayısıyla çocuğa ayrılabilecek zaman da aynı. Bununla birlikte koşullar Türkiye’ye göre çok daha insani. Örneğin Fransa’da çalışanlar yılda yedi hafta izin kullanabiliyorlar. Haftada 35 saat çalışıyorlar
(Bu sürenin büyük şehirlerde arttığı söylenmekte).
Çalışma sürelerinin az olmasına bir de Fransa’nın aile değerlerine önem veren bir kültür olması eklenince babalar çocuklarıyla kaliteli zaman geçirebiliyorlar.
Başka bir gözlemim de Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinde babaların çocuklarıyla daha fazla şakalaştıkları ve eğlendikleri oldu. Evet, babalar da çocuklarıyla oyun oynarken eğleniyorlar. Çünkü Doğu toplumlarına kıyasla Avrupa’da erkeklerin duygularını daha açık ve direkt ifade etmeleri mümkün. Bu da onların çocuklarına olan sevgilerini, mizah duygularını daha açık ifade etmelerine imkan tanıyor. Aynı zamanda kendileri de “Çocukça” şakalar yaparken “Bu bir erkeğe-bir babaya yakışmaz” diye düşünmüyorlar.
Çocukların hayatında babaların çok büyük önemi olduğunu söylemem gerekir. Bu kişisel fikrim değil, araştırmalar da böyle söylüyor. Bir çocuk babasıyla ne kadar zaman geçirirse yakın ilişkiler kurmayı, kendine güvenmeyi, iç huzurunu korumayı ve dünyayı yaşanabilir bir yer olarak görmeyi o kadar başarıyor.
İyi haber ise ülkemizde özellikle yeni nesil babaların çocuklarıyla ilgili çok daha bilinçli olması. Toplumsal değişimler ailedeki roller ve cinsiyet rollerinin de dönüşmesini sağladı. Sonuç olarak Türk Babalarının da en az Avrupa’daki Babalar kadar çocuklarıyla ilgilenmeye başladıklarını söyleyebilirim. Klinik gözlemlerime dayanarak söyleyebileceğim tek engel genç babalarımızın kendi çocukluklarıyla bugünü kıyaslamaları. Unutulmamalı ki Türkiye gelişmekte olan bir ülke. Bu da ister istemez yaşam koşullarını hızlıca değiştiriyor. Dün sizlerin gördüğü yaşam zorlukları bugün olmasa da günümüz çocukları hiç tanıdık olmadığımız sorunlarla başa çıkmak durumundalar. Çocuklarımıza bu pencereden bakarak daha fazla yardımcı olabileceğimize inanıyorum.
Tüm çocukların ve babaların eğlenceli zaman geçirmelerini, yaşam doyumları adına güçlü ve sevgi dolu bir bağ kurmalarını diliyorum.